Follow by Email

28 Haziran 2011 Salı

Tekrar tekrar izleyebileceğim güzellikteki filmler

          
                                                  Mary and Max


Blog adresimin isim anası bu film:)
Yalnızlıktan muzdarip, 8 yaşında ki Mary, 44 yaşında ki Max' in kıtalar arası mektup arkadaşlığını anlatan bir stop motion. Gözyaşları içinde kahkaha atarak izledim.
hayata, insanlara ve yalnızlığa dair bir öyküyü, naif ama can yakan tespitlerle, büyük ama ukalaca gelmeyen sözlerle ve birbirinden leziz iki muhteşem karakterle anlatıyor film. İzeyin daha ne diyeyim, ilk sıraya koydum bak:)


The way we were

Vazgeçilmez romantik filmlerden biri.
Her şey bir yana, en çok da insanın kendi olmaktan vazgeçememesinin hikayesi bu film.  Ne kadar aşık olursanız olun, kendinizden vereceğiniz ödünün sınırı, ilişkinin sizin içinizi kemirmeye başlayacağı noktaya kadardır.
Katie'nin tüm değerliliğine rağmen, kendini bir kişi yüzünden o kadar değersiz görmesi, kendinden defalarca vermesi... hayatında en az bir kişi için her şeyi feda etmeye razı olmuş herkeste filmin en pozitif sahnesinde bile ağlama isteği yaratır... Katie ile bütünleşip, Hubbell'i aramasın isteriz, dayanamaz arar... içimiz acır o sahnede, çünkü biz de dayanamayıp aramışızdır bir zamanlar bir Hubbell'ı...
son söz...  "your girl is lovely, Hubbell."

Il Postino

Büyük şairlerden Pablo Neruda'nın Şili'deki baskıcı rejim tarafından italya'daki küçük bir kasabaya sürülmesinin ve italya'daki muadili bir rejim altında cahil bırakılmış ancak merak duygusu tavan yapmış bir postacı ile dostluğunun anlatımı bu film. Neruda ile postacının dostluğu ilginç.. Sadeliğin, insani duyguların bu kadar güzel anlatıldığı filmlere her zaman rastlanmıyor.
Postacı, Neruda'nın edebi ve politik kimliğinden etkilenirken, Neruda ise postacının sadakatinden ve samimiyetinden etkilenir. Film Neruda'nın kasabadan ayrılık vaktinin yaklaşmasını ve postacının halk ozanının yardımlarıyla bağlandığı kadınla kavuşmalarını muhteşem bir tezatla işliyor.

Conversations with other women


Bir adam, bir kadın ve diyalog tarzında 1,5 saat süren bir film. 5,5 saat olsa yine izlenir. Bir şeylere tutunamama ve geçmişe saplanıp kalma üzerine çok gerçek bir film. Bazen bazı şeylerin bir sebebi olmadığına işaret ediyor tüm konuşmalar. Sadece konuşmadan ibaret ve bence hepsi de hatırlamaya değer.Çok mütevazi, izleyeni geçmişin sayfalarında gezdiriyor.

- bensiz ne yaptın?
- kılık değiştirdim.

"mutluluk iyi bir şey. ama çok fena acıtıyor."

"onu sevdim. ama bazen birbirini gerçekten seven insanların ilginç bir yetenekleri vardır: birbirlerini mutsuz etmek için... şimdi mutluyum. ama bazen mutsuzluğu özlüyorum. bu romantik olabilirdi."

"bana katlanırsın. çünkü seni sevdiğimi bilirsin."

"zaman istediğin yere doğru ilerlemiyor. her şeyin değişebileceğini düşünmüştüm. ama şimdi herşey çok bitmiş gibi duruyor."

"herkesin unuttuğu üzücü bir hikaye. ben bile unuttum. unutmasam burada olmazdım."

Cinema Paradiso

Giuseppe Tornatore’nin mükemmel filmi. Ünlü bir yönetmen çocukluğunun geçtiği kasabaya, film aşkını ona aşılayan kasaba sinemasının makinisti Alfredo’nun cenazesine gelir. Çocukluk ve ilk aşkına dair anılarını Tornatore bize o kadar canlı bir şekilde yaşatır ki filmin sonunda salya sümük bir şekilde kalakalırız.
Alfredo, artık ünlü bir yönetmen olan ama bir zamanlar afacan yardımcısı olarak yanında çalışan Toto’ya harika bir hediye bırakmıştır. Kasabanın papazı tarafından gösterilmesi yasaklanan tüm öpüşme ve erotik sahneleri saklayan Alfredo, onları kolajlayıp Toto’ya bırakmıştır.
Toto ile birlikte bizde bu hediyeyi izleyelim. Filmi izlemeyenler varsa 3 saatlik Director’s Cut versiyonunu izlemelerini öneririm.

Falling in love

Enfes oyunculuk gösterisi. Teğet geçtiğiniz hayatlar ve insanlar. Teğet geçtiğiniz duygular ve olaylar.Merkezi başka noktalarda olan iki insanın çemberleri kesişirse ne olur? 1984 yapımı Meryl Streep ve Robert de Niro'nun oynadığı filmde bu noktadan yola çıkarak anlatıyor her şeyi. İçten, samimi. Engelleri aşma üzerine, engelleri aşabilme üzerine, aşk üzerine...

The bridges of Madison country

Her şeyi bırakıp gitme isteğini, ihtimalini, yapılabilirliğini sorgulatır bu film. Bir nevi "Selvi boylum al yazmalım"

The Fall

Fotoğraf gibi görüntülere sahip, masal kıvamında muhteşem hikayesi olan bir film bu. Çocuk oyuncu ve Lee Pace'e bayıldııımmm! Üzerinden bin yıl geçse bile, asla unutulmayacak kadar derin hazlar bıraktı bende, ne yazsam, ne söylesem az. Beethoven 7. senfonin etkisini ise söylemeyeyim, kesinlikle izleyin !

The Fountain

Zamansız mekansız metafortlarla dolu bir rüya bu. Senfoni dinler gibi izledim bu filmi ben.
Sevdiğin insanı kaybederken ne hissedersin? sevdiğin ellerinin arasından kayıp giderken duyduğun nasıl bir çaresizliktir? ölmekte olan bir sevgili için ne yapabilirsin? her şeyi denersin. her şeyi. ama ne olur en sonunda?...
işte Aronofsky bu duyguyu anlatıyor. hem de o kadar güzel anlatıyor ki; o görsellik, o duygu zenginliği, o müzik ile insan neredeyse boyut değiştirdiğine inanıyor.
yaşam, ölüm ve yalnızlık üçgenini izleyin, izledikten sonra soundtrack peşine düşeceksiniz.


"bu filmin ismi felsefe, göbek adı ölümsüz aşk;siz bunu hep spiritualizm bildiniz, mesut bahtiyar'dan şarkılar dinledini
z:)"
In Bruges


Tüm yolların benzer kavşaklara çıktığı büyülü kent Brugge da çekilmiş film. İzledikten sonra hemen gitme isteği uyandı bende ama kısmetse noele...Film mütevazi başlıyor, sessiz derinden ve bütün iddialarını birbir gerçekleştiriyor. İzledikten sonra insanda, iyi bir kitap okuduktan sonrakine benzeyen bir his bırakıyor. Vicdan azabı, pişmanlık, ölüm korkusu... bu kadar mı güzel anlatılır. Bu tarz bir filmi masala benzeten olmuşmudur bilmem ama bende masal tadı da bıraktı.


Vozvraşçeniye (Dönüş- Andrei Zvyagintsev)


Mistisizm dolu bir öykü, inanılmaz güzellikte fotoğraflar...Görüntü yönetmeninin önünde saygıyla eğiliyorum.
Film 2 kardeşin sadece resimden tanıdıkları babaları ile çıktıkları yolculuğu anlatıyor. Her ayrıntının güzelliğini geçiyorum,  baba böyle mi veya bu kadar mı güzel anlatılır...


Before sunrise


Hayatınızın en romantik anları sadece bir gece sürebilir mi? ...Aşk, tamamen bir sürpriz olarak çıkıp gelebilir.
Tamamen yolda yürüme ve diyaloglardan oluşan bir film. İnanılmaz doğal herşey. Bütün diyaloglardan sonra durdurup replikleri düşünesi geliyor insanın.
Bu filmi izledikten sonra Viyana'ya gitmek, sonra döndüğümde tekrar bu filmi izleyip onların geçtikleri yollardan geçtiğimi fark etmek istedim pek fena halde. Çekilmiş en sade, temiz, güzel aşk hikayelerinden biri .
"günışığı herşeyi balkabağına çevirir.camdan ayakkabı ise... neyse boşver."
hemen ardındanda before sunset izlenir tabiki:)


Before sunset




Eternal sunshine of the spotless mind


"Birini aklınızdan silebilirsiniz.. ama onu kalbinizden atmak başka bir hikayedir."
Anıların bir kısmını, beni ben yapsa da içimi oyan acıyı unutuversem dendiğinde izlenmesi gereken...
İnsanoğluna güzel hatıraları ne kadar az aklına getirdiğini anlatan bir hikaye ve onlar elinden alınmaya çalışıldığında ne kadar değerli olduklarının farkına varmak, onlara sıkısıkıya sarılmak.
Joel ile Clementine arasındaki diyaloglar mükemmel, içlerinden en az bir tanesi her insanın ilişkisinde karşılaşabileceği hatta karşılaştığı cinsten. İlişkiler üstüne kurulmuş bir mahkeme gibi, mutlaka izlenmeli.

Wall-e



Pixar yine yapmış yapacağını. Az diyalogla naif bir aşk anlatımı, sayısız detay ve gönderme de filmi tekrar tekrar izleme isteği uyandırıyor.
Sadece aşktan bahsetmiyor, daha birçok şeyden söz ediyor, mesela insanların gelecekte nasıl makinalara bağımlı hale geldiği, yere düşerse tekrar üzerinde bir ömür geçirdiği koltuğa çıkmak için nasıl yerde debelendiğini gösteriyor. Her şeyden öte sonunda yine sevgiden bahsediyor... Wall-e ve Eva aşkından öte, sonunda gördüğümüz insanların yuva sevgisi, başlarını önlerindeki ekrandan ayırdıklarında buldukları sevgi, ve daha birçok çeşidiyle sevgi ...


Amelie



Çok garip bir anne baba tarafından büyütülen Amelie, gündüzleri Paris'te bir kafede garson olarak çalışırken akşamlarını küçük apartman dairesinde yalnız olarak geçirmektedir. Hiçbir arkadaşı ve hayattan beklentisi olmayan bu utangaç ve sevimli genç kadının hayatı kısa zaman içinde değişmek üzeredir.
Banyosunda yıllar öncesinden kalma bir kutu bulan Amelie, sahibini bularak kutuyu ona verir. Böylece çevresindeki insanlara yardım ederek yaşamlarını iyileştirmeye karar verir. Bu arada karşılaştığı Nino adlı bir adamdan çok hoşlanır, onunla konuşmaya cesaret edip kendi hayatını da değiştirebilecek midir?
Filmleriyle mizah anlayışımıza bambaşka tadlar katan yönetmen Jean Pierre Jeunet, gerçek hayatta tanıdığı insanlardan esinlenerek yazmış senaryoyu. Jeunet filmlerinin müzikleri de harika, diğer fimleri için bkz. La cite des enfants perdus ve Delicatessen.


Being there



Peter Sellers filmini çevirebilmek için Jerzy Kosinski'ye "hayatımda en çok oynamak istediğim karakter chance'tir." diye bir mektup yazmış. Ve sonrasında sistem eleştirisini ironik bir dille, pastoral bir şiir kadar güzel anlatan şahane bir film çıkmış ortaya.
Chance (Peter Sellers); saflığın, kirlenmemişliğin timsali bir adamdır, bitkilerin arasında yetişen bir canlı gibidir. Onun sayfasında soru işaretleri, korkular, ünlemler, haykırışlar, hayretler yok!
Geçmişi yok, gelecek kaygısı yok. Hayatı kumandasıyla kontrol ederken mutludur.
Hayatı, yaramazlığı, neşeyi, hüznü, yalanı, dolanı, parayı ve çıkarı tanımayan, dünyası bir çiftlik evi ile sınırlı olan böyle bir adam, sokağa çıkınca ne yapar? Onun film içindeki -yabani- yolculuğunu merak etmez mi insan?



The Party



Peter Sellers'ın meraklı ve sakar bir Hintliyi canladırdığı, 1968 tarihli Blake Edwards filmi. Pembe panter filmleri tadında çok komik bir film. Bütün film, lüks bir evde verilen bir partide geçiyor. Kahramanımız yanlışlıkla çağrıldığı bu partide, en baştan itibaren yaptığı bir yığın sakarlık sonucu ortalığı birbirine katar ama en sonunda partiyi çok zevkli bir hale getirmeyi başarır. Hangi sahnesi aklıma gelse yerlere yatarım, mutlaka seyredilmeli diyorum.
Bakhsi'nin "sadece başımı belaya sokacak kadar fransızca biliyorum" demesiyle darma duman eder:)))
Komedi denince zirveye yazarım adını!


Little miss sunshine

little miss sunshine

 Keyifli, sıcacık, içten, şirin ve eğlenceli...Akılcı bir anne, başarısız bir baba, süper bir dede, sessizlik yemini etmiş bir abi, abinin minik içten şeker kız kardeşi ve intihar etmiş eve gönderilmis bir dayı. Aile bu altı kişiden oluşuyor. Ailenin küçük kızı bir güzellik yarışmasına seçiliyor ve yarışma için başka bir kente gitmek zorunda kalıyorlar. Yol boyunca başlarına bir sürü enteresan olay geliyor. Birlik olmak, güvenmek, birbirini desteklemek, yüreklendirmek...Amerikan klişesi winner- loser saplantısına yaptığı eleştiri ile de sıradan bir yol filmi olmaktan uzak.



Chocolat



İçinde olmak istenen filmler listemde bir numarada:)
İzlerken içinizi sımsıcak yapan, ufak ayrıntıların hayatı ne kadar da yaşanılabilir kıldığını gösteren, bir şeyleri değiştirebilmek için bazen tek başına mücadele etmenin bazen nasıl işe yaradığını göstererek bizi yüreklendiren bir film Chocolat. Yaşamayı anlatan bir film. Zevk almayı, iyi olmanın hiçbir şeyin tekelinde değil sadece kendimizde olduğunu. Masalsı bir anlatım ama gerçekler.
Rüzgar estikçe ben de gitmek istedim:)


Le scaphandre et papillion


Senaryosu gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yazılmış- Elle dergisi editörü Jean D. Bauby'nin mucize kitabından-. Jean-Do'nun beyin kanaması sonucu locked in syndrome hastalığına yakalanması ve sol gözü dışında diğer tüm organlarının felç olmasıyla yaşadığı duyguları, geçmişini, içsel konuşmalarını, hayal gücünü, sol gözüyle yazdığı kitabı anlatan bir biyografik film. Bana kalırsa anahtar deliğinden hayata bakmanın filmi bu.
Kendi boyunda kendi eninde kıpırdayamadığı ve sesini duyuramadığı bir odaya tıkılmış gibi. Tek gözüyle o odanın anahtar deliğinden bakıyor hayata. Baktığı hayatın peşini bırakmıuyor yine de. O gözle, o delikten sesleniyor dışarıya. Sesini duyanların, kağıda aktaranların ve anlatanın sabrı, azmi takdire şayan.
Gerçekten filmin muhteşem bir anlatımı var, Jean Do ile özdeşleiyorsunuz izlerken.
"kendime acımaktan vazgeçtim. farkettim ki gözümden başka iki şey daha var sahip olduğum. hayal gücüm ve hafızam"


Hotaru no haka



Akiyuki Nosaka'nın yarı biyografik romanından sinemaya uyarlanan, yönetmenliğini Isao Takahatanın yaptıgı, 1988 japonya yapımı, bu zamana kadar yapılmış en acıklı anime.
2. dünya savaşı Japonya. Bombalamada annesini kaybeden, savaşta babasını kaybeden 3 yaşındaki kız çocuğuyla 11 yaşlarındaki abisinin hayatta kalma mücadelesi. Bir taraftan da abinin kardesine sahip cıkabilmek için elinden geleni yapışına tanık oluyoruz.. Kendine bakmaktan acizken, kız kardeşi için on kaplan gücüne ulaşışı...izledikten sonra ağzına kadar dolu buzdolabını açtığınızda boğazınız düğümlenir.
son söz...çocuklar ölmesin, meyve şekeri yiyebilsinler..




Once upon a time in America



Sinema tarihinin en guzel filmlerinden biri, muhteşem bir dönüş hikayesi.
Film unutulmaz bir giriş sahnesine sahip, sonradan o telefonun önemine şahit oluyoruz. Müzikleri yapan Ennio Morricone, önünde saygıyla eğilmeyi hakediyor. Her replik akılda yer edecek denli güzel, o dönemin New York'unu yansıtan dekoru da çok iyi.
Çocuk olmak, hayata tutunmaya çalışmak, büyüklerin dünyasında yer edinme savaşı içine girmek ve büyüyemeden ölmek...
Bir arkadaşa güvenmek, yeri geldiğinde onun için ölüme bile atılmak, ama onun eliyle sırtından bıçaklanmak...Bu film arkadaşlıkları sorgulatıyor.




Life is beautiful



Her ne kadar 2. dünya savaşı Hitler trajedisi gibi dursa da, bende bıraktığı şey mucizeleri kim yaratır sorusunun cevabı oldu.
En güzel aşk, hayat, hırs, mutluluk oyunlarının oynandığı ,hümanist içerikli filmlerden biri. Faşizmle ve dönemle (özellikle filmin ilk bölümünde Benigni'nin okulda müfettiş taklidi yaptığı bölümde) müthiş dalga geçilmiş.
Bu film ağlanacak hale güldürür.


Kader / Masumiyet



Dedim Bekir, bu kapı ahret kapısı, burası sırat köprüsü. Bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin, iyi düşün dedim. Düşündüm, düşündüm. Ama olmadı. Dönemedim. Sonra bak oğlum dedim kendi kendime. Yolu yok çekeceksin, isyan etmenin faydası yok. Kaderin böyle. Yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi



"bi ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyo. bi daa açtım, başımda bi çocuk, kalk abi, diyarbakır’a geldik diyo..kale mahallesi vardır oranın, bi gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim?..o gece oturup düşündüm. oğlum bekir dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. o gün bugün usul usul yürüyorum işte"


La finestra di fronte



Pişmanlık, geç kalış ve geçmiş zaman üçgeni...
geçmiş ve günümüz arasında kesişen iki hikaye ve bunu dile getiren mektuplar...
Film aynı zamanda kendisi kadar güzel bir soundtrack' e sahip.
Şunu anladık ki, imrendiğimiz hayatların yok aslında bizden farkı. Tam bir “dışardan baktım yeşil türbe içine girdim estağfurullah tövbe” durumu.
Ne karşı pencere, ne karşı olmayan pencere, ne geçmişte yaşanan soykırımla sevgilisini kaybeden adam…Hepsinin aşk için söyleyebilecekleri aynı. Bir parça kalır gidenlerden bana, öyleyse hiç yalnız kalmayacağım.



Babam ve oğlum



Düzgün yaşama amacıyla yola çıkan hepimizin yaşadığı/ yaşayabileceği pişmanlıklarla ve güzelliklerle vurdu bu film. "Ben gidemedim ama kalamadım da" diyen, idealleri, doğru bildikleri ve ailesi arasında sıkışıp kalmış genç bir adamla, "böyle açacaktım kollarımı, gitme diyecektim" diyen pişman bir babayla, büyüyünce hayallerinin küçülmeyeceğini umduğumuz bir çocukla, içten, gerçek insanlarla...
İki saniye önce pişmanlıktan çöken bir babaya deliler gibi ağlarken onu en derin kuyulardan kurtaran saf büyük oğlunun çocukça koşuşuna kahkahalarla güldük, bir çocuğun yaşam kapısından az önce çıkan babasından sonra, koşarak giren dede ve ninesine minnettarlıkla baktık, bir kameranın bir çocuğa bahsettiklerine muteşekkir kaldık, seçimlerimizi ve önceliklerimizi sorguladık...
Bir insan büyüyünce hayalleri küçülmüyormuş, tam tersi onları gerçekleştirecek fırsatlar yaratıyormuş, yeter ki vicdanı ve kişiliği küçülmesin, fikirlerle, hayallerle olgunlaşsın.



Breaking the waves



Çan sesleriyle kutsanan bir aşk hikayesi, yalın/sarsıcı/üzücü. Bessie ve Jan karakterlerini anlamanın zor; onların yerine kişinin kendisini koymasının daha da zor olduğu bir film. "Bitsin artık; sonu gelsin" dedirtiyor. Ama kötü olduğu için değil, aksine kişiyi çok hırpaladığı için.
Filmde mutluluk ve umut simgesiymiş gibi görülen çanların sadece düğünlerde değil cenazelerde de çaldığı düşünülürse film baştan sona yürek burkucu.

La faute a Fidel



Türkçeye Fidel'in yüzünden olarak çevirilmiş. Süper bir festival filmiydi bu. Filmi çocuğun göz hizasından izliyoruz. Sosyalist olmanın zorluklarını gösterirken aslında sosyalist bir aileye sahip olmanın da kolay olmadığını, özellikle de belirli bir çevredeyken bunun hiç kolay olmadığını güzel bir bakış açısıyla sunan filmde o dönem Fransa, İspanya ve Şili'si kesitler halinde yer alıyor.Grup dayanışması ve koyun psikolojisi uygulamalı anlatılıyor:)) Afişinde "eşitliği savunan herkes için" yazıyordu.
filmden;
Ana komunizmin ne demek olduğunu etrafdakilerden duyduğu kadarıyla sınıf arkadaşına anlatır;
-komunist nedir?
-kızıllar ve sakallılar, ayrıca sürekli taşınıyorlar.

Trois couleurs -Blue



Derin bir melankoli...Tabi bunda müziklerinin de etkili olduğunu söylemek lazım. Ruhun, acının, duygunun yani insanın filmi. Her insan yalnızdır, özgürdür. Ancak bunu sevgiyle birbirine bağlarsan gerçek özgürlüğü tadabilirsin demiş Kieslowski. İnsan hep bir şeylere tutunmak zorundadır. Aynı Julie'nin sokakta rastladığı, yerde yatan ve Julie'nin uzattığı flüt çantasına sarılan adamın dediği gibi: "Herkes bir şeylere tutunma ihtiyacı hisseder." Sevgi yoksa, hiçbir şey vardır. Yani insanın yapacağı tek şey, hiçbir şey yapmaktır. Yalnızlık ağlatmaz insanı, sevgi ağlatır.

Delicatessen



Müzikleri ve tuhaf insan tiplemeleriyle, zaman ve mekana sıkıştırılmış muhteşem kurgu ve müzik uyumuyla bir çesit kara komedi. Güzel bir dili, dahiyane bir hikayesi var. Mübadele ekonomisi hüküm sürerken Marie-Laure'un lenslerini takması zaman kavramını tepe taklak ediyor, hiç önemli değil, sonuna dek tepe taklak, absürd bir film.
"izlemeyen sinema ile ilgileniyorum demesin", dediğim filmlerden:)

Mar adentro



Alejandro Amenabar mükemmel bir film çekmiş, Javier Bardem de 'yattığı yerden' oyunculuk dersi vermiş. Çok güzel diyaloglar var filmde, iç burkan, düşündüren. Hayatla tek ilişkisi deniz manzaralı penceresi olan, boynundan aşağısı felçli bir adamın yaşam, ölüm, aşk denklemi. Yaşam nasıl bir hak ise ölümün de öyle bir hak olduğunu tekrar hatırlatıyor.

Big fish


Gerçekle masalın bir arada olduğu büyülü bir film, yönetmeni Tim Burton. Zaten iflah olmaz bir Burton hayranıydım, bu filmi izledim müptela oldum.Aslında masal gibi değil, gerçeklik sorgulamasının içinde, masalına inanmaya ısrar edenlerden birinin hikayesi bu. Zaman içerisinde dönüp yeniden seyretmek için sayısız neden var.
"sürekli hikaye anlatırsanız hikaye olursunuz"


Love actually



Sımsıcak bir film. O kadar çok insan var ki hikayesi anlatılan, aslında sevginin gerçekten her çesidi var bu filmde.
Karşılıksızı, konuşulmadan yaşananı, aldatılanı, en saf olanı, kaybedilmişi... Sevginin her türü, patrondan başbakana, çalışandan galeri sahibine her tür insan, hatta değişik aşk acıları var.
Aşkın onlarca yüzünü gösteriyor, yani bir nevi aşk hikayeleri kolajı.
En romantik komedi filmleri listemin başında yer alıyor pek tabi:)
Bir de beni bilenler noel coşkumu da bilir, bu filmde "gülümseyin çünkü noel geldi" teması ağır bastığından, yeni yıldan önce izlenecek en doğru film bence!
Dizlerde battaniyeye, süslü bir çam ağacı, dışarda yağan lapa lapa kar ve bu film...


Slumdog millionaire



Bu filmin en güzel tarafı klişe bir anlatımdan çok uzak oluşu. Merkezine Jamal'la Latika'nın çocukluktan başlayan aşkını alan, çevresinde ise Hindistan'daki yoksulluk ve yıllar geçtikçe yaşanan değişimi anlatan peri masalı tadındaki bu film, özellikle Jamal'ın çocukluğunda yaşadığı sefaleti anlattığı sahnelerle aklıma kazındı. Jamal karakteri harika yazılmış, doğrucu davut tadında, her zaman saf ama kararlı gence kanımız hemen ısındı ve film boyunca kendimizi onun tarafında hissettik. Abisi Salim'e ise film boyu küfürlerimizi saymaktan kendimizi alıkoyamadık. Kenan Işık'ın Hindistan şubesindeki arkadaşı da ibneliğinden dolayı kınıyor, filmde emeği geçen herkesin ellerinden öpüyorum. Aldığı tüm oscarları hak ediyor bence.


Edward scissorhands


Buyrun yine bir Tim Burton filmi, yine masalsı, noel, gizem ve hüzün...
Sinema tarihinin nihai yalnızı Edward Scissorhands.
Yalnzılığın filmi, farklılığın hiçbir zaman kabul göremeyecegi dünyalar...
Derinden etkiler beni bu filmin hikayesi, kar yağdığında aklıma Edward gelir. İzleyin ve Edward'ın naifliğini, içinde sakladığı o nadir bulunan şeyi görün siz de...
": değişen bir şey yok: sadece senin gittiğinden beri noel'de kar yağıyor..."


Into the wild

into the wild

Emory'den aldığı süslü diplomasından, zenginligğinden, çok sevdiği kardeşinden ve çok sevdiği külüstür arabasından, o yaşına kadar hayaıinda sahip olduğu her şeyden vazgeçip yollara düşen, parasını yakan, aç kalan, sürünen ve mutluluğu bambaşka yerlerde arayan bir insanın hikayesi. Bu film içinde yaşadığımız tüketim toplumuna inatla direnen, benim her zaman olmak isteyip de hiç bir zaman olamayacağımı bildiğim türden cesur bir adamı anlatıyor.
Konu toplumdan kendini soyutlamak yani aslında bir nevi geldiğin yere geri dönmek. İnsanoğlu evrile evrile bu güne geldi, doğada olmanın sonucunda bu uygarlıklar gelişti, kapitalizm doğdu, sistem yaratıldı. İstemesek de bu sistemin bir parçasıyız. Alex doğaya dönerek bunlardan kaçacağını düşünüyor. İnsanlığın o döneme kadar yarattığı ortak bilinç ve tecrübe sonucunda ortaya çıkmış kolaylıklardan faydalanıyor. Tüfekle avlanıyor, zehirlendiğinde kitaba başvuruyor, çadırda kalıp elbiselerini çamaşır makinasında yıkıyor...Ancak ironik bir şekilde toplumdan kaçmaya çalışan adam, yine toplumun bir malzemesi olup çıkıyor. Kitabı yazılıp, filmi çekiliyor.
Muhteşem kareler, muhteşem müzikler, muhteşem oyunculukla ve gerçek oluşuyla her karesinin ayrı bir yerinizi sızlattığını söyleyebilirim.
"happiness is real when it's shared"...
Tabiyet aidiyet ayrımında bunun hatırlanması, mutsuz olduğu toplumdan kaçmak yerine, mutlu olacağı toplumu yaratmak için hayatın tam ortasında var olması gerekiyor.




Ratatouille



Lezzetin resmini yapmışlar resmen. Bir tutam aşk,  yarım su bardağı hayaller, bir çay kaşığı nefret, üç baş inanç... Hepsi bir restaurant mutfağında karıştırılır; kulak memesi kıvamına gelince ego parçacıklarıyla süslenir; 1 saat 42 dakika sonunda servis edilir.
Herkesin tiksinerek baktığı yer altında yaşayan farelerle ilgili bir film yapmak, üstelik de bu filmi, onlarca fareyi mutfağa sokarak yapmak, gerçekten cesaret isteyen bir iş. Sonuç olarak; fareler hakkında insanoğlunun sahip olduğu önyargıları yıkabilecek kadar güçlü bir film:)
Son olarak, Remy'nin cam kenarında uyuduğu esnada görünen büyüleyici Paris manzarası çok etkileyici.


Fried green tomatoes



Dostluğun şahane anlatıldığı bir film izlemek istiyorsanız buyrun, bir de "Steel Magnolias" ve "Evening star" var onlara daha sonra değineceğim. Müzikler Thomas Newman'dan.
Arkadaşlık , dostluk kavramının içinin boşaltıldığı şu günlerde bazı bünyelere umut aşılar, en yüksek dozdan.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder